İşten izin alıyorum, nitekim önce harç yatırmam ardından bahçelievlere gitmem lazım. Evden çıkarken eşyaları çantaya atıyorum, işlerin bitmesi, taksim'e dönmem saat 5. İstiklal'de şöyle bir tur, fotoğraf vs. 6'ya yaklaşıyor, gümüşsuyu'ndan inönü, 6. 2 tane ingiliz bulmam 6.05. Durumu anlatıyorum, bende eski açık bileti velakin gönül ister united tarafı. biri 40 diğeri 50 yaşın üzerinde 2 adam. Tamam diyorlar kordonu bizle geçersin, turnikeye karışmayız. Hayhay.
8 civarı, gel girelim diyorlar. Polis, Türk polisi tabii. No ingilizce diyor, dayanamıyorum vallahi. Diyorum ne zaman girebiliriz, istediğiniz zaman diyor. Sen niye giriyosun bunlarla? İngiltereden geldim ben diyorum, orada büyüdüm. Ayaküstü uydur babam uydur. Aynı saniye Vespertine geliyor, şişt diyorum batırma. Sonra takım elbiseli bir adam geliyor, dediğinden tek kelime anlayamadığım bir ingilizce. Baktım bunlar gidiyor, devam ediyorum. Thanks mate. Cheers. 3 adım sonra öğreniyorum, united'ın steward'ı imiş. Vay anam vay, mate falan noluyo dese serileceğiz yere.
Akbili, çantaya atmışım. Cepte çıkarsa rezalet olmasın. İçeride no turkish çünkü. Turnikeler, okumuyor tabi. Allah allah diyor, bilete bakıyor tekrar deniyor. Gel gel yapıyor diğer turnikeye, o da olmuyor. Niye olmuyo ki bu.. Neden acaba. Başkasına veriyor baksın diye o da çözemiyor. Bir uefa görevlisi daha baıyor, o da bir neden bulabilmiş değil. En sonunda kapıyı açıyorlar geçiyorum. Çantasını iyi ara bunun, meşale falan sokmuştur. Ne var çantada diyor, polardı atkıydı. Olsun olsun arayın. Akbil düşüyor. Bu ne diyor, ne bileyim ben hayatımda ilk kez gördüm. Dönüp tribüne bağırıyor, benden önce giren iki Türk'e sizin mi bu ? Yok değil. Akbil gidiyor ama, koymuşuz bir kere kafaya nolursa gireceğiz. Sorulabilecek en güzel ve aptal soru geliyor, bu çanta senin mi diye. Yok diyorum benim arkadaşım, o öbür tarafta. Hah tamam sakla bunu önemli. Eh önemli tabii, aylık akbili yüklemişim, işe git gel 7.5 lira o olmadan. Bir ton da zaman çıkartana kadar. Sağol dostum.
İçeri giriyorum, beni içeri sokan iki ingiliz, iki türk, ve üç ingiliz daha var. Türklerden biri doğma büyüme manchesterlı, kuzey ingiltere aksanlı bir Türkçe. Diğeri, taraftarların kaldığı otelde çalışan bir personel, bilet var mı diyor, var diyorlar türkiye'de kaça ? 40 diyor, al diyorlar. O da alıyor. Geliyor.
Tuvalete girip çıkıyorum, peşimden bir diğeri. Hamburgerciye dönüyor, tuvalet nerde? Yan tarafta. Giriyor, fuuuuuck meee! Çıkıyor, burda yemek, burda tuvalet bu ne lan diyor. Aldığı hamburgerin dudağına bulaşan kısmını avuçiçi ile silerken. Yan taraftan buna sataşıveriyorlar, sen ben gibi bir türkçeyle, ana avrat düz gidiyor. O ne lan.
Pankartlar asılmaya başlanıyor, asılıyor, görevliler indiriyor tekrar asılıyor. Girenler, bu tribün için mi para verdik lan biz diyorlar ama, verdikleri de para sanki. Görevlilerini yakalayınca bir abluka, asılıyor o pankartlar. Tek tip, her yere, harika. Yarısı 40 yaş üstü. Geri kalanın 3te1i bayan ve çocuk. Tek niyetleri makara, gün boyu 100den fazla söylenecek olan Wes Brown tezahüratları. Kendi içlerinde şakalaşmalar, bağırın lan diyen yok, reis görevinde birisi var gibi ama yok. Hepsinde en az bir united dövmesi. 3lü geliyor, herkes birbirne bakıp gülüyor. Sonrası sırf makara. Gol geliyor seviniyoruz, nihayet bir deplasmandan galibiyetle döneceğim, o da işte anca Manchester'la.
Maç bitimi, önce sol taraftan bir grup Barça oh oh çekiyor, kontrası Galatasaray lalalala. Aynı taraftan sizin ananızı.. gelince, yukarıda bahsettiğim tellere fırlıyor, ne varsa sayarken Türkçe, polis geliyor. El havada, Heeeayt! napıyon lan sen demek istiyor. O ele vuruveriyor çocuk, bi kere o el inecek der gibi, sonra türkçe yapıştırıyor. Kes sesini! Polis bakıyor, dönüyor, gidiyor. Anlayışlı, AB kriterlerine uygun Türk polisi. Devamında Manchester City diye bağıranlar var ki gerçekten araştırma konusu olmaları gerekiyor. İngilizler klasik yüzeyselliklerinde, 1-0 friend 1-0 diyorlar. Stad boşalıyor çıkıyoruz, ölmeden önce yapmam gerekenler listesine bir çizik atıyorum.